Ve ardından Aysun Güven'in evinde bulunan bir başka C.Varchand kitabı, yazarın otobiyografisi.
Blog Dünyasında İkinci Yıl Anısına...
ÇİÇEKLERİN TANRISI
Hamdi Koç
Son zamanlarda çok sık karşıma çıkınca Hamdi Koç'la benim de tanışma zamanım geldi dedim ve kütüphanede yazara ait bu kitapla karşılaşınca kendisini çantama atıp çabuk çabuk evimin yolunu tuttum, bir an önce gelincik kapaklı kitabımızın ve yeni yazarımızın dünyasına adım atabilmek için.
Çiçeklerin Tanrısı'nda üç önemli karakter var. İlki romanın anlatıcısı, 30'lu yaşlarında babasından kalan parayla geçimini sağlayan, hobi ve yarı iş olarak da serasında çeşit çeşit çiçekler yetiştiren, duygusal ve yalnız bir adam, Nadir. İkinci mühim karakter Aygen ama ondan önce Lale'den bahsedelim, üçüncü kişiden. Lale, Nadir'in gençlik aşkı, Nadir'in hiç unutmadığı. Lale şimdiki zamanda evli. Ama bir gün Nadir'i arıyor ve onunla görüşmek istediğini söylüyor. Peki onca zaman sonra arayan üstelik evli olan Lale'nin teklifine nasıl cevap veriyor Nadir? Tabiki hayatının en önemli kadın kişisine hayır diyemiyor. Ve gelelim Aygen'e. Aygen MS hastası, yavaş yavaş ölmekte. Kim Aygen, Lale'nin annesi, ama kızı ve ayrıldığı eşi tarafından pek sevilmeyen, yıllar önceki ihanetini yalnızlığıyla ödeyen 40'lı yaşlarda , güzel, hoş bir kadın.
Kitap, Nadir ve Lale'nin, Lale'nin teklifi üzerine buluşmaları ve araba yolculuğu ile başlıyor. Birlikte Lale'nin annesinin yazlığında alıyorlar soluğu. Gecenin ardıdan Nadir yalnız uyanıyor, bu hiç bilmediği semtte ve evde. Lale'yi beklerken kapı açılıyor ve içeriye bir başkası giriyor. Neden sonra tanıyor kadını, Aygen Teyze, Lale'nin annesi. Kadın ayakta duramıyor, belli ki hasta diyor ve onu yatağa yatırıp Lale'ye haber veriyor. Ama Lale önemsemediği annesinin hastalığının ciddiyetine de inanmıyor. Ve bekliyor başında Aygen'in Nadir, bir refakatçi gibi, hizmetini de görüyor.
Aygen'e karşı bir şeyler uyanıyor içinde. Aygen önce karşı dursa da bu tuhaf çekimden kurtulamıyor ve ikilinin arasında bir ilişki başlıyor. Başlarda pek konuşulmayan -çünkü Aygen sürekli uyuyor-bu ilişki hasta-refakatçi şeklinde bir süre ilerliyor.
Ne ki Nadir, talihsiz bir kaza geçiriyor. Uzun bir tedavi sürecinden sonra yine Aygen'in yanına gidiyor. Aygen'in hastalığı ilerliyor. Kolları ve bacakları tutmuyor...
Bir gün, Aygen ve Nadir, Aygen'in eski kocası tarafından yakalanıyor. Aygen fenalaşıyor ve Nadir hastaneye kaldırıyor onu.
Aygen ve Nadir, Nadir'in sera-evinde yaşamaya başlıyorlar. Nadir, sera-evinde solunum cihazından, steril odaya kadar her şeyi Aygen için hazır hale getiriyor. Birlikte çiçekler arasında hastalıklı ama fedakâr ve duygusal bir ilişki yaşıyorlar. Aygen'in ağrıları artıyor. Nadir de Aygen'le birlikte morfin ve uyuşturucu kullanmaya başlıyor. Aygen'i ve kendini ölüme hazırlıyor. Aygen'le ilişkisini yazdığı defterler bitirilmiş , tüm hazırlıklar yapılmış, geriye sadece Nadir'in o çok sevdiği Bach kılığına bürünmüş ölümü karşılamak, içeri buyur etmek kalıyor.
Nadir'in Bach sevgisi, tv'de, radyoda hatta çalan telefondaki bekleme sesinde bile karşımıza çıkartıyor ünlü besteciyi. Her müzik, Bach eserlerinden bir parça.
Kitabı okurken, daha yarısına bile gelmeden, bir başka yazar ve kitabı düştü aklıma. Çiçeklerin Tanrısı dedim, Nadir dedim, ne de çok benziyor Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'ına. Hatta kitabı bitirince yazarı tanımak için daha çok da bu benzerlik yüzünden kısa bir araştırma yapalım dedim. Ve ne görelim, yazarın, Hamdi Koç'un en sevdiği Türk romanı neymiş, Aylak Adam'mış. Bu detayı, dikkatli ama çok da unutkan bir okur olarak kendi adıma keşfetmem çok hoşuma gitti.
Kitap birinci tekil ağızla yazılmış -ki Nadir'in Aygen'le ilişkisini anlattığı notlar diyelim-. Yazarın dili gayet rahat hatta bazen fazla rahat diyorsunuz ama esprili de.
Aygen ve Nadir'in ilişkisi pek de normal değil zaten Aygen ve Nadir de pek çizgide karakterler değiller.
Çocuk Ölümü Şarkıları'nı değil ama Melekler Erkek Olur'u bir kenara yazdık, karşılaşırsak okunacak kendileri.
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, basım yılı 2007, 383 syf.
Everest Yayınları, basım yılı 2007, 536 syf.
Ö.Zülfü Livaneli

İKİ YEŞİL SUSAMURU
Anneleri, Babaları, Sevgilileri ve Diğerleri
Buket Uzuner
İki Yeşil Susamuru, yazarın ilk romanı, benimse Buket Uzuner imzalı okuduğum üçüncü roman. Ne var ki bu kitabı da, kısa süre önce okuduğum İstanbullular'ı da Kumral Ada Mavi Tuna kadar beğenmedim, onun kadar başarılı bulamadım.
Enteresan ismi ve meşhur "Camondo merdivenleri"nin yer aldığı kapak resmiyle Buket Uzuner kitaplarının yer aldığı kütüphane rafında, diğerlerinin arasında dikkatimi çekti İki Yeşil Susamuru. Kitabı elime aldım ve arka kapak yazısını okudum. Genelde arka kapak yazıları bir kitabı okuyup okumamak arasında karar vermemde bana yardımcı olur. Ama bu kitabın arka kapak yazısını bu anlamda yetersiz bulmuş olsam da sırf şu merdivenlerin cazibesinden ötürü seçtik kitabı ve başladık okumaya...
Bir kadın. Adı Nilsu Baran. Elinde kendi hayat hikayesini yazdığı dosyasıyla tanınmış bir yazarın kapısını çalar. Henüz otuz yaşlarında olan bir kadının roman olacak kadar nasıl bir hayat hikayesi olabilir ki diye düşünür yazar ama kabul eder Nilsu Baran'ın hayat hikayesini yazmayı.
Yıl 1978. Henüz on dört yaşında Nilsu ve annesi o yaz, yakışıklı bir ressam için evi terkediyor. Ardından babası -henüz boşanmamışlardır- yeni bir ilişkiye başlıyor. Nilsu, babasının sevgilisiyle tanışıyor, adı Selen, bir mimar ve tuhaf bir cazibesi vardır hiç istemese de Nilsu'nun kendini alamadığı. Nilsu, babasına fazlasıyla bağlıdır ve onu annesinden başka bir kadınla paylaşma fikri korkunçtur. Ama yine de kardeşi Cem'in aksine Selen'de hoşuna giden şeyler de vardır. Özgüveni, kültürü, anlayışı, sabrı ve arkadaşlığı...
Nilsu'nun anne ve babası boşanır. Annesi bir işadamıyla evlenir. Babası ise Selen'le yaşamaya başlar.
Gelelim kitabın ikinci başkişisi, yeşil susamurunun hikayesine: Teoman, ütopik bir çevreci, eylem adamı. Annesine olan bağlılığı, hayranlığı yüzünden belki de hiçbir ilişkisinde dikiş tutturamıyor. Ve bir gün annesi intihar ediyor. Teoman da yaşarken pek suskun olan, tamamen tanımadığını düşündüğü annesini ölümünden sonra araştırmaya koyuluyor. Ve bu konuda başvurduğu kaynak annesinin yakın arkadaşı yazar Neyyire Gömüç oluyor. Annesi ve N.G. arasındaki mektuplaşmalar Teoman'ı N.G'nin evine götürüyor. Ama ne kadar istese de annesinin N.G.'ye yazdığı mektuplara ulaşamıyor.
Ve Nilsu... Her erkekte babasını arayan, bu yüzden belki de olgun yaşta erkeklerle ilişki kuran. Biri de öğretmeni Mike. İntihar etmiş bir babanın oğlu, intiharın eşiğinde bir hayat süren Mike.
Nilsu'nun hayatındaki bir diğer önemli kişi Selen, Nilsu'nun babasıyla ayrılıyor ve Amerika'ya yerleşiyor. Ama Nilsu'yla bağını koparmıyor. Mike da gidiyor ve Selen kısa ilişkilerinin ardından yeni bir aşka yelken açıyor.
Nilsu ve Teoman... Teoman'ın konuşmacı olduğu bir konferansta tanışırlar ve böyle başlar iki yeşil susamurunun hikayesi. Kendisini susamuru ilan eden çevreci Teoman ve sevgilisi Nilsu.
Ve Nilsu Baran'ın hayat hikayesini yazması için kapısını çaldığı yazar, hikayeyi eksik buluyor ve Nilsu Baran'a ulaşmaya çalışıyor. Ulaşamayınca yazar, kendisi gibi yazar olan Neyyire Gömüç'ü buluyor. Ondan öğrendikleri hem yazarın hem biz okuyucuların kafasını allak bullak ediyor. İlk sayfasından itibaren sabırla okumaya devam ettiğim kitap, herşeyin aydınlandığı(!) son sayfalarda sabreden dervişi muradına erdiremeden kalp sektesinden öldürüyor :-)
Uzun uzadıya anlatılan tüm konu, apar topar bir finalle, üstelik epey karmaşık bir finalle okura sunuluyor. Kurgu farklı ama heyecanı sönük bir kurgu olunca, okur da "Bakalım yazar nereye varacak?" diyor ister istemez.
Teoman ve Nilsu karakterleriyle Oedipus/Elektra kompleksi çıkıyor romanda karşımıza. Aşk ve intihar olgusu da İki Yeşil Susamuru'nun barındırdığı diğer temalar.Everest Yayınları, basım yılı 2007 48. basım ( ilk basım 1991, Gür), 314 syf.

UÇURTMA AVCISI
Khaled Hosseini (Halid Hüseyni)
Son zamanlarda okuduğum en etkili kitap diyebilirim Uçurtma Avcısı için. Dokunaklı bir hikayesinin oluşu etkilenmemde başı çekiyor elbette.
Uçurtma Avcısı, ülkesindeki savaş ortamından genç yaşta kaçıp babasıyla ABD'ye yerleşen, yıllarca orada yaşayan ve bir yazar olan baş karakterin, hayatının pişmanlığının kefaretini ödemek üzere çıktığı yolculuğun ardından anlattığı bir geçmiş ve şimdi hikayesi ama bu kadar değil sadece.
Zemindeki Ortadoğu kültürü; arkadaşlık-dostluk; baba-oğul ilişkisi; efendi-hizmetkâr ilişkisi; yalanlar, pişmanlıklar; iç savaşta bir ülke; kaos ortamında kaçmak ya da kalmak gibi iki seçeneğin arasında kalanlar; okulda mollaların öğrettiği din ile evde baba karakterinin inançsızlığı arasında hangisinin doğru olduğuna karar veremeyen bir çocuk, sonrasında bir genç ve nihayetinde bir yetişkinin yaşadığı açmazlar... satır aralarında, paragraf içlerinde nice tema barındıran çok katmanlı bir kitap.
Emir ve Hasan. Yer Kâbil, Afganistan. Zaman, monarşinin son yılları. Birlikte büyüyen ve aynı sütannenin emzirdiği iki öksüz çocuk. Benzerlik burada bitiyor, çünkü biri Emir, sevilen, sayılan bir işadamının oğlu; biri Hasan, orada pek sevilmeyen etnik azınlık Hazaralara mensup hizmetkârları Ali'nin oğlu.
Emir ve Hasan... Emir'in annesi onu doğururken ölmüş, Hasanınki ise onu doğurduktan kısa bir süre sonra gezici bir kumpanyayla kaçmıştı ve ikisi aynı sütanneyi emmiş, aynı evde büyümüştü. Biri Sünni, biri Şii... Ama din konusunda gayet esnek bir babanın yetiştirdiği Emir için bu bir sorun değildi; evet Emir, Hasan'la ancak yalnız kaldığı zaman oynuyordu, evlerine gelen misafir çocuklarıyla oynadığı oyunlara Hasan'ı katmıyordu ama Hasan, Emir'i her şeyiyle sevmiş ve onu böyle kabul etmişti. Hazara olması ve dudağındaki yarık yüzünden çocukların alaya aldığı bu çocuk, en çok Emir'in ona kitap okumasını seviyordu. Evlerinin ilerisindeki tepeye çıkıp, okula giden Emir'in okuma-yazma bilmeyen Hasan'a okuduğu kitaplar. Özellikle Şahname, özellikle birbirlerine düşman olan, baba-oğul olduklarını son anda öğrenen Rüstem'le Sohrab'ın hikayesi...
Emir, bu okumalarda bazen kitaptan uzaklaşır ve kendi uydurduğu hikayeleri anlatırdı Hasan'a. Ve Emir'in bu hikayeleri Hasan'ın en sevdiği hikayeler olur. Hasan'ın bu onayı, Emir'in yazma aşkının fitilini ateşleyen ilk kıvılcım olur.
Hele kış mevsimi geldiğinde... Hasan'ın babası Ali'nin sobaya yakacakla birlikte attığı portakal kabuklarının tatlı kokusu eşliğinde, kendileri için yine Ali'nin hazırladığı çadır benzeri düzeneğin altında iskambil oynamalar; birlikte gidilen sinemalar, defalarca izlenen filmler ama illaki uçurtma şenliği. Günlerce hazırlanan uçurtmalar.... Yarışma günü gelince göğe salınan onlarca uçurtmanın rüzgarla dansı... Birbirini kesen ve yere düşen uçurtmaları toplayan uçurtma avcıları... Hasan, o da bir uçurtma avcısı. Yine bir uçurtma şenliğinde bu sefer Emir'in uçurtmasının kestiği ve yendiği mavi uçurtmanın peşine düşer Hasan. Çünkü bu uçurtmayla, babasıyla arasındaki soğuk zincirleri kıracağını düşünen Emir'in ihtiyacı vardır ona. Hasan uçurtmanın peşine düşer ama Hazaralardan dolayısıyla Hasan'dan pek hoşlanmayan sokağın diğer zengin çocukları bir köşede sıkıştırırlar Hasan'ı. Uçurtmayı vermemek uğruna yaşadığı kötü olay, olan biteni bir duvar dibinden sessizce izleyen Emir'in bir süre sonra pişmanlığının, kendini affedemeyişinin nedeni olarak gördüğü Hasan'ı hırsızlıkla suçlamasıyla iki çocukluk arkadaşının yollarını ayırır.
Bir kamyon kasasında, bir mazot tankerinde süren ülkeden olaylı kaçış yolculuğu... Ülkelerine veda eden ve ABD'ye yerleşen baba-oğul... Ülkelerinde efendi; dili ayrı, dini ayrı okyanus aşırı bir ülkede ise iki Afgan sığınmacı...
Aradan yıllar geçer... Ölüm, evlilik, yayınlanan kitaplar ve aile dostu Rahim Han'dan, tâ Pakistan'dan gelen bir telefon... Geçmişte işlenmiş günahların kefaretini ödemek için bir fırsat yahut her şeyin üstüne bir sünger çekmek ve unutmak...
Gider Emir. Pakistan'a, ölüme sayılı günleri kalmış aile dostu, yazarlığını destekleyen Rahim Han'ın yanına.
"Senin için bin tane olsa yakalarım..." diyen tavşandudaklı uçurtma avcısı Hazara çocuğu Hasan'a, babasına ve kendisine ait pek çok şey öğrenir Rahim Han'dan. Rahim Han'ın isteğini yerine getirmek ve Hasan'a karşı işlenmiş günahın, kalınmış sessizliğin kefaretini ödemek için düşer yola, yıllardır görmediği, yönetimi Taliban'ın ele geçirdiği kaos ve korku içindeki ülkesine.
...Ve yıllar sonra bir yetişkin olarak döndüğü ülkesinde, bir taksi şoförü tarafından hâlâ Afgan olup olmadığı sorgulanır önce. Kaçmak ya da kalmak...
Sessizliğinin kefaretini öder belki, belki yalanının da ve yüzünde Hasan'ı gördüğü küçük Sohrab'a "Senin için bin tane olsa yakalarım" diyen kendisi olur nihayetinde...
Acı bir Afganistan gerçeği. Yazar büyük başarı yakaladığı bu romanla dünyanın yüzünü Afganistan'a döndürmeyi başardı. Belki uzun süre, belki kısa bir an. Ama mühim olanı bunu başarabilmiş olması.
Peki kitapta rahatsız edici yanlar yok mu? Fikrimce var. ABD'nin kurtarıcı rolü -bir nevi süper kahraman- propaganda tadı veriyor.Hele "Baba" karakterinin İsrail tutumu da kendiyle çelişiyor. Rusya'yı beğenmiyor haklı olarak, ülkesini işgal ediyor ama İsrail'in de Rusya'dan kalır yanı yok...
Yazarın ilk kitabı. İlk kitapla bu kadar büyük yankı uyandırması, uluslararası best-seller listesine girmesi yadsınamaz bir başarı elbette. Yazarın ikinci kitabını da okuma listeme ekledim bu arada.
Kitapta Nasreddin Hoca fıkralarıyla karşılaşmak da yüzümüzü güldüren detaylardandı.
Yazarın dili gayet yalın ve samimi. Kitabı film karesi gibi gözünüzde canlandırmanız mümkün ama ille de okumak değil, izlemek istiyorum derseniz 2007 yılında filme çekilmiş Uçurtma Avcısı. Kitapların genelde filmlerinden daha başarılı olduğunu düşünüyorum. Ama yine de filmi yakın zamanda izlerim sanırım.
Bir de yine kitapta "Baba" karakterinin "Yalnızca bir günah vardır, tek bir günah. O da hırsızlıktır. Onun dışındaki bütün günahlar, hırsızlığın bir çeşitlemesidir" sözündeki mantığı çok beğendim. Kitabın en can alıcı tabirlerinden biriydi.
çeviri: Püren Özgeren, Everest Yayınları, basım yılı -cep boy 5.basım- 2008 (ilk basım 2004), 440 syf.

KAVİM
Ahmet Ümit
"Öldürmeyeceksin"... Eski Ahit'ten alıntılanan bu cümle, sayfaları çevirdikçe neyle karşılaşacağımızın küçük ipuçlarını veriyor elimize.
Bir Türk polisiyesiyle karşı karşıyasın ey okur! Daha önce Türk polisiyesi okudun evet, Ebüssüreyya Sami'nin Amanvermez Avni'sini, Erhan Bener'i, Esmahan Aykol'u, Peyami Safa'yı... Ama adını çokça işittiğin popüler yazarımızla yeni tanışacaksın. Beklentin büyük, hadi o zaman lafı fazla uzatmadan arala bakalım sayfaları...
Başkomiser Nevzat, yardımcısı Ali ve kriminolog Zeynep... Bu üçlü İstanbul'un artık kanıksadıkları kolay çözülür bir cinayetini aydınlatacaklarını düşünürken kendilerini gizemli ve çetrefilli bir cinayet vakasının ortasında bulurlar. Maktûl, Yusuf Akdağ adlı Mardinli bir Süryâni'dir ve evinde bıçaklanarak öldürülmüştür. Cinayeti ilginç yapansa kurbanın başucunda bulunan altı kanla çizilmiş satırların olduğu İncil ve İncil'in üzerindeki "Mor Gabriel" yazısıdır.
Komiser Nevzat ve ekibi, olay yerini incelerken maktulün arkadaşı olduğunu öğrendikleri bir adam girer içeri. Henüz çocukken anne ve babası gözlerinin önünde öldürülen, dayısının büyüttüğü ve din eğitimi alması için İtalya'ya gönderdiği; kendisini ne Müslüman ne Hristiyan olarak gören kendi deyişiyle agnostik (bilinemezci, tüm dinlere kuşkuyla bakan) karakterimiz öğretim üyesi Can.
Soruşturma süresince pek çok zanlı çıkacaktır karşılarına. Biri de kurbanın sevgilisi bar işletmecisi bayan mafya Meryem.
Bir diğeri Mâlik. Yıllar önce tarihi eser ve silah kaçakçılığı suçlarına bulaşmış sonrasında kendisinin, Hristiyanlığın oluşmasındaki en önemli kişilerden biri Aziz Pavlus'un reenkarne hali olduğunu düşünen antikacı Mâlik.
Ve Meryem'le dolayısıyla Yusuf Akdağ'la hesabı olan bir zamanların itirafçısı mafya Bingöllü Kadir.
Yusuf Akdağ, kimdir bu gizemli adam? Komiser Nevzat ve ekibi olayı tam çözdüklerini düşündüklerinde yeni bir düğüm çıkar karşılarına.
Mor Gabriel Manastırı'ndan çalınan bir kitabın dokunan her kişiye ölüm getirdiği bir lânet mi yoksa geçmiş zamanda işlenmiş bir cinayetin hesaplaşması mı tüm olanların nedeni?
Kendini Aziz Pavlus sana antikacı Mâlik'in de cinayete kurban gitmesi ve ölüm şeklinin Pavlus'un ölümüyle aynı olması soruşturmayı daha da karmaşık bir hale sokar. Ama bir görgü tanığının Mâlik'in evine girerken gördüğünü söylediği mühim şahıs, davanın seyrini bambaşka bir yöne çeker ve düğüm yavaş yavaş çözülmeye başlar...
Yazarın kurgusu oldukça sağlam. Samimi bir dili var, olaylar birinci ağızdan anlatıldığından olsa gerek, yazar okurla sohbet ediyormuş gibi bir havası var. Güzel bir hava bu, kitabın sürükleyiciliği adına da artı puan.
Bir de şu " Katil, her zaman suç mahalline geri döner" klişesi, kurguya çok güzel yedirilmiş.
Komiser Nevzat ve ekibi, "Kanun Namına" adlı bir dizi projesiyle seyircinin karşısına çıkmış. Lakin çok kısa süren bir dizi olmuş. Merak ettim şimdi, yayınlanan bölümleri bulup izlerim belki.
Ahmet Ümit'le tanıştık, bakalım ikinci kitap hangisi olacak?
Doğan Kitap, basım yılı 2006, 382 syf.
Ahmet Hamdi Tanpınar















